SERVET-İ FÜNÛN’A GÖRE AFYONKARAHİSAR 

Osmanlı Demiryolu Hattında Haydarpaşa’dan Konya’ya Gidiş ve Dönüş

1498 Kilometre

 

Seyyahların hatıratı; günümüz araştırmacıları için önem arz etmektedir. Arşiv belgeleri arasında çok önemli yer teşkil eden bu belgeler, o dönemin sosyal, ekonomik, coğrafî, siyasi, kültür, eğitim… Durumunu tespit etmede oldukça yararlı olmaktadır.

Bu meyanda, Servet-i Fünûn’da günümüze ışık tutan önemli hatıratlar mevcuttur. O günün (1896) şartlarında gerçekleştirilmiş seyahatlerin mecmuada tefrika edilmesi, büyük bir boşluğu doldurmuştur. Zira o dönemin insanları günümüzün imkânlarına sahip olmadığı için, içinde yaşadıkları coğrafyanın neleri ihtiva ettiğini ancak seyyahların hatıratından öğrenebilmektedirler. Daha da ziyadesi, çağlar ötesine de ışık tutacak bilgi ve gözlemleri içerisinde barındıran bu tür yazılar, yüzyılımız için de pek değerlidir.

Bu yazımıza kaynaklık teşkil eden belge, Servet-i Fünûn’un 24 Teşrîn-i Sânî 1312 /

2 Kasım 1896 tarihli 295. sayısıdır. Hangi muharrir tarafından kaleme alındığını tespit edemediğimiz bu yazı dizisinin adı  “Osmanlı Demiryolu Hattında Haydarpaşa’dan Konya’ya Gidiş ve Dönüş – 1498 Kilometre” şeklindedir. Dönemin en önemli ulaşım aracı olan tren ile gerçekleştirilmiş olan bu seyahat,  6 bölüm olarak tefrika edilmiş ve ilginç ayrıntılarla kaleme alınmıştır.

Yazar ve arkadaşı İhsan Bey’in 7 Eylül 1312 (19 Eylül 1896) tarihinde Afyonkarahisar’a ulaştıkları anlaşılmaktadır. Gerek coğrafî gerek mîmari yapısı ve doğal güzellikleri açısından önemli izlenimler ve tespitler yer almaktadır. O dönemde dahi büyük bir heyecan ve hayretle anlatılan Karahisar Kalesi, demiryolu hattının ve istasyonun durumu (İzmir Hattı inşasına devam edilmekte), görenleri hayrete düşüren sivri kayalıklar, Akar Çay’ın civarındaki tütün tarlaları, şifa yurdu olan Gazlıgöl’ün yanı sıra şehrin maneviyatını teşkil eden Sultan Dîvâni Hazretlerinin türbesi ve Ulu Camii’nin durumu da zikredilmektedir. Özellikle Kale için verilen ayrıntılar, Kale’nin yapısı hakkında değerli ipuçları ihtiva etmektedir.

Söz konusu yazıyı; bütünlüğünü bozmadan, kendi döneminin diliyle, yer yer günümüz Türkçesi’ne çevirerek aktaralım istedik.

 

Dört gün evvel Konya’ya giderken Afyonkarahisarı’dan geçmiş idik. Garip memleket! Kâin olduğu mevki‘ [bulunduğu yer], etrafındaki dağlar, önündeki ova, kasabanın kendisi hep ağaçtan yeşillikten mahrum; fakat kendisine mahsus bir hâli var; o da gezdiğimiz memleketlerin hiçbirisine benzememesidir.

Evvel emirde dikine yüksek ve kayadan mürekkeb [oluşan] bir dağ tasavvur ediniz ki dört tarafı da aynı şekilde kesme kayalardan müteşekkil olsun. Sonra bu sengpareyi [kaya parçası] çıplak başka bir dağ eteğine koyunuz; teşekkül eden boğazın içinde, o dağın eteklerini, kayalık dört bir yanını toprak damlı yek renk [aynı renkli] evlerle – fakat gayet de sık olarak- doldurunuz. İşte size Karahisar. Ön tarafı bir ova. Lakin yine bir takım sengpârelerden, ötesinde berisinde tepecikler hâsıl olmuş; ileri doğru medd-i nazar ediniz [bakınız]. Letâfet-i tabiiyyenin reng-i mahsûsu bulunan yeşilden eser yoktur. Zahir bundan dolayı kasabaya “Karahisar” namını vermişler. Hisar unvanını ise; ortadaki o sengpâre-i müheyyib [heybetli kayalık] in zirvesinde eslâfın vücûda getirdiği [önceki asırlarda yapılan] bir kal’a-i hayretten [hayret verici kale]  almıştır.

Demiryolu mevkii Karahisar’da şehre pek yakındır. Adeta hemen yanı başındadır. Mevkıf mevkii [istasyon yeri] önemine binaen cesîm [büyükçe] olduktan başka lotkomotif ve vagon muhafazasına mahsus ebniyeler [binalar], depolar, antropollerle donatılmıştır. Hatta mevkıf binasının bir tarafında güzel bir lokanta ve otel bile mevcuttur.

Katarımız tevgif eylediği [durduğu] zaman muharrir acizi taltîfen istasyona teşrîf buyurmuş olan Mutasarrıf-ı Livâ Saadetlü Şeref Paşa Hazretleriyle sair mu‘tebirân-ı memleket [memleket eşrafı] orada gördük. Hakkımızda irâe eyledikleri hüsn-ü kabûl [bizi oldukça güzel bir şekilde karşılamaları] ve teveccüh o kadar lütûfkârâne idi ki şurada teşekkürât-ı aleniyemizi bir daha takdîme mecbur oluyorum.

Mevkîfden şehir dahiline kadar güzel bir şosenin inşaatı devam eyliyor idi. Pazar meydanına nâzır, Dâire-i Hükûmet’e geldik. Karahisâr Hükûmet Dâiresi şimdiye kadar gördüklerimize nisbetle hakîkaten bir harabe halinde idi. Hele gâyet yüksek ve kapalı tavanına, o garip taksîmâtına bir türlü akıl erdiremedim.

Oturduğumuz odanın penceresinden cesîm, kârgîr bir binanın inşaatı seyr olunuyor idi. Bunun hapishane olduğunu anlayınca civarda emsali nâ meşhûd [görülmemiş] olmasından dolayı muvaffâkiyet-i vâkıâ-yı şâyân-ı tebrîk gördük ve Dâire-i Hükûmetin  dahi bir tahavvüle uğraması temenniyâtını tekrarladık. [Yazar, yeni yapılan hapishane binasının gayet muntazam yapıldığını fakat Hükümet Binasının da değişikliğe ihtiyacı olduğunu düşünüyor]

Vakit akşam olmuştu, misafir olacağımız hâneye geldik. Burası kasabadaki sâir ebniyelere nisbeten mükemmel idi ki mevkı-i Karahisâr’ın tekmîl muhallâtı gibi gayet kapalı idi. Demir yolu mevkîflerini taklîden şimdi yeni yeni meydana gelen evlerden maada Karahisar’da dört tarafı biraz müferrah [ferah] binâ yoktur.

           

8 Eylül Pazar

Bu gün uykudan gayet erken kalktık. Kasabanın ortasındaki heybetli kal‘âya çıkmaya karar vermiştik. Bizimle beraber kimse gelmeye cesaret eyleyememiş idi. Evvelen bu kal’âya memurlar çıkmaz imiş. Zîrâ memlekette oraya hangi memur çıkarsa azl olur derlermiş!!! [Günümüzdeki inanış; Kale’ye çıkan 7 yıl Afyon’da kalır şeklindedir].

Hizmetkâr Tâhir de beraber olmak üzere evden çıktık. Evvel emirde bir hayli müddet pencereleri birbirine sürünecek kadar yekdiğerine yakın iki sıra hane arasındaki sokakta yürüdük. Evlerin kenarlarında ağaç değil, pencerelerde bir saksı bile yok idi. Yolumuza devam eyledik, biraz sonra yokuş başladı. Hıristiyan mahallesini tamamen dolaştık. Kal‘ânın kâin olduğu kayalık dağın eteğine geldik. Birkaç basamak merdiven çıktıktan sonra dik bir patika yola girdik. Bu yol kayalar arasında açılmış ve yukarı doğru yılangâvî devam etmekte bulunmuş idi. Sol tarafımızda ise kesme kayadan birbirine bitişik dikili ve gayet mürtefi‘ [yüksek] bir kaya var idi ki uzantısı zirveye kadar devam ederek orada kal‘â parçalarıyla nihayet buluyordu. Hulâsâ bizim çıktığımız yoldan başka şu sengpârenin zirvesine çıkan tarîk [yol] yoktu. Biz yükseldikçe Karahisar’ın Hisarardı Mahallesi pîşegâhımızda [önümüzde] açılıyordu. Bunu temâşâdan [seyretmekten] oldukça lezzet alıyor idim.

            Patika yola bezen kaya parçaları üzerine oyulmuş merdiven basamaklarına tesadüf ediliyor, ba‘de [sonra]  arasında tekrar devam eyliyordu. Yolda birkaç defa durarak nefes aldık ve arkamızdaki manzarayı temâşa ettik. İrtifa‘ üçyüz metreyi bulmuş idi. Nihayet yol, kesme kayadan duvarlar arasında bizi kal‘â kapusu önüne çıkardı. Kapunun üzerinde Alâaddîn Selçûkî namına mahkûk [yazılmış] bir taş var idi. İçeri girdik. Yine birkaç basamak merdiven çıktık. Asıl kal‘ânın dâhilinde bulunuyor idik.

Sarf-ı sengsitan [kayalıktan oluşan] şu dağın zirvesi kal’â duvarları ile çevrilmiş idi. Bir tarafından yürümeye başladık. Maksadımız diğer taraftan çıkmak idi. Yürüdükçe mazgal deliklerinden Karahisar’ın istasyon tarafı manzarasını da seyreyliyor ve evvelki asırlarda kal‘a dâhilinde vücûda getirilmiş olan âsâr-ı fevkalâdeye [müthiş eserlere] hayran kalıyorduk.

Zirve, yokuşlu inişli fakat hemen her noktası yekpare kaya parçaları ile mestûr [örtülü] idi. Bunların ötesine berisine merdiven oymuşlar, su olukları yapmışlar, mesken temelleri vücuda getirmişlerdi. Su olukları iki hazneye müntehî oluyor ki [iki haznede toplanıyor]  bunlar yine yekpare kaya içine oyulmuş olduğundan görülmeye değer idi. Takrîben dört metre genişliğinde olan bu hazneler beş altı metre derinliğinde olup dört duvarını kesme kaya parçaları işgal eyliyor, harç ve sıva eseri görülmüyor idi.

Yine burçları takîb ile yürümeye başladık. Altı kısımdan müteşekkil mahrûtî [konik] kapalı bir odaya girdik. Buranın duvarında bazı ziyaretçilerin isimleri yazılı idi. Biz de bir tarafına ismimizi yazdık. Bizden evvel şu nokta-i mürtefi‘ [yüksekliği] ziyaret etmiş olanların esamiyesine [isimlerine] göz gezdirdik. Çoğu demiryolu inşaatında hizmet eden me’mûrîn-i ecnebiye [yabancı çalışanlar] idi.

Kal’âyı gezmemizden fevkalâde memnûn olmuş idik. Çıktığımız yoldan inerken Asım Bey diyordu ki:

“Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Hisara çıkmadan Karahisar’dan gidenler, memleketi görmüş sayılmazlar.”

“Vakıa doğru. Hele şu indikçe karşımıza çıkan levhalara bak.”

Hakikaten kal‘adan iniş daha şâyân-ı dikkat idi.

Bu günün kısm-ı mütebakiyesini [geri kalan bölümünü]; sülâle-i Mevlânâ’dan Karahisar’da defin hâk-ı ıtırnâk bulunan Dîvânî Hazretleri’nin Türbe-i Şerîfleri ile memleket çarşısını, cevâmi’-i meşhûrasını [meşhur camilerini] ve Karahisar’dan başlayan Alaşehir’de İzmir hattıyla birleşecek olan demiryolu hattının istasyon inşaatını seyre ayırdık.

Dîvânî Hazretleri’nin türbeleri, Mevlevîhâne dâhilinde idi. Oradan sonra ziyaretine gittiğimiz Cami-i Kebîr [Ulu Camii] ise duvarlarının nakışı, kapu ve pencerelerinin işleme ve oymalarıyla hakikaten şahane bir eser olarak kabul edilebilir. Şurası şâyân-ı teessüf [üzüntü verici] idi ki bir tamir esnasında cami-i şerif dâhilindeki ekseri nakışın üzerine beyaz sıva çekmişlerdi.

Karahisar’dan Alaşehir’e inşa edilmekte bulunan hattın mevkii, Anadolu Demiryolu istasyonunun biraz uzağındadır. Aralarında kayalık bir tepe var. Tesviye-i türabiyesi hıtama ermiş [toprak tesviyesi tamamlanmış] olan iş bu yeni hattın binalarını yapmakla meşgul idiler. Buradan da bir resim aldık. Henüz meydanda temelden maada bir şey yok idi.

Saat tam dokuz idi ki arabalara râkiben [binerek] mevkıfe müteveccih olduk [istasyona yöneldik]. Katar dünkü gibi tam saat dokuz buçukta vasıl oldu. Yarım saat sonra da bizi de alarak hareket eyledi.

Kasabadan sonra Karahisar’ın sol tarafını çevreleyen Akâr Deresi’ni güzel bir köprü ile aştık. Etrafı kemâlen mezru‘dur [tamamıyla ekilidir]. Seyrek sûrette tütün görüyoruz.

Hatt boyunda şâyân-ı ehemmiyet olmak üzere Gazlıgöl hamamını yâd eyleyeceğim. Bu hamam güzergâhının hemen kenarında, birçok minaralleri barındıran su kaynakları mevcuttur. Hamamın kendisi uzunca ve ğayr-ı muntazam bir binadan ibarettir. Buraya katardan birkaç yolcu indi.

Gazlıgöl mevkıfını müteâkıb yine ekili tarlalar içinde yol almaya başladık. Birçok toprak yarmalar, doldurmalardan geçiyoruz.

Doldurmalar vücuda getirmek üzere toprak çıkarılan mahalleri yağmur suları doldurmuş, bu sayede hattın iki tarafında zarif gölcükler hâsıl olmuş.

Biraz sonra taşlık araziye girdik. Ve volkanik olduğu her halinden anlaşılan şu mevkide taşlardan adeta bir orman teşekkül etmiştir. Kayaların bazı yerlerinde mağaralar bile var idi .

Saat on bir buçukta “Döger” mevkiine geldik. Uzakta harman yerleri, arkasında eski kalesini de içine alarak görünen köy, asıl Döger idi.

Döger’den sonra etrafta ağaç ve yeşillik görmeye başladık. Güneş de ğurûb eyliyor idi. Manzara-i ğurûb fevk’alâde bir letâfet peyda etti. Kamer [ay] de bir taraftan tulu‘  etmiş [doğmuş] idi. Asım Bey’in hissiyyât-ı şâirânesi galeyâna geldi [şairlik duyguları coştu]. Tasvîr-i ğurûba müteallık [ğurub vakti ile ilgili] bazı şarkılar okumaya başladı.

Dar bir boğaza girdik. Tünel, yarma, doldurma hep birbirini takîb eyliyor idi. Derken evvelce dâhil olduğumuz dar boğazı müteâkib geniş ve zarîf bir vâdiye dâhil olduk.

On ikiyi yirmi geçe Çukurlar’da [bugünkü Çakırlar olsa gerek] tevgîf etmîş [durmuş] idîk. Bundan sonrası Kütahya şu‘be hattının mebdei [başlangıcı] olan “Âlâyund” idi. Hazırlanmaya başladık. Zîrâ bir gece de Kütahya’da geçirmek programımız îcâbından idi.

Tam saat birde Âlâyund’a geldik. Katar değiştirdik; Lütfedip bizi karşılamaya gelmiş olan bir kaç zât ile vagona yerleştik.

Saat bir buçukta Kütahya’ya varmış idik.

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir